ANASAYFA  YÖNETİM    EKÜTÜPHANE    ETKİNLİKLER    DERGİ    SOBİAD

 

HUKUK VE İKTİSAT YAKLAŞIMI

(Hazırlayan: Coşkun Can Aktan)

 

Hukuk ve iktisat yaklaşımında (law and economics approach)  iki inceleme konusundan sözedilebilir. Bunlar; ekonomik hayatı düzenleyecek hukuki kuralların analizi ile hukuki kurallarının ekonomik açıdan analizidir. İlk yaklaşımda daha çok ekonomik hayata müdahale edecek hukuki düzenlemelerin nasıl olması gerektiği konusu normatif açıdan incelenmektedir. İkinci yaklaşımda ise ekonomik yaşamda var olan hukuk kuralları etkinlik açısından incelenmekte, bir bakıma mevcut hukuki düzenlemelerin fayda ve maliyet analizleri yapılmaktadır.

Hukuk ve iktisat yaklaşımı, özet olarak hukuk ve iktisat disiplinlerinin inceledikleri konuların kesişme noktasında yeralmakta ve bir taraftan iktisadi hayatın hukuki etkileri ve sonuçlarını, diğer taraftan da hukuk sisteminin ve kuralların iktisadi analizini yapmaktadır.

 

 

 

HUKUK VE İKTİSAT YAKLAŞIMI: BAŞLICA İKTİSAT OKULLARI

Hukuk ve iktisat yaklaşımı içerisinde değerlendirilip ele alabileceğimiz okul ve görüşler Chicago İktisat ve Hukuk Okulu, Freiburg Hukuk ve İktisat Okulu, Virginia Politik İktisat Okulu, İşlem Maliyetleri ve Mülkiyet Hakları Yaklaşımı ve Kurumsal İktisat Yaklaşımı olarak sıralanabilir.  Şimdi bu okul ve yaklaşımları kısaca özetlemeye çalışalım.

 

Chicago İktisat ve Hukuk Okulu

Hukuk ve iktisat alanında yapılan tartışmaların modern anlamda 1950’li yıllarda Chicago Üniversitesi’nde başladığı söylenebilir. Chicago Okulu’nda hukukun ekonomik analizi konusunda ilk çalışmayı Henry Simons yapmıştır. Bu çerçevede hukuk fakültesi müfredatına hukuki kurumların ve uygulamaların ekonomik sonuçlarının incelendiği “Kamu Politikalarının Ekonomik Analizi” adlı bir ders konulmuştur. Yine Chicago Üniversitesi profesörlerinden Aaron Director ise rekabetçi sistemlerin hukuki analizi üzerinde çalışmalar yapmış ve bu konuda bir de merkez kurmuştur.  

Hukuk ve iktisat alanında devrim niteliğinde görülen bir diğer çalışma ise yine Chicago Okulu’ndan yargıç Richard Posner’in “Hukukun Ekonomik Analizi” (Economic Analysis of Law) adlı kitabıdır. Posner söz konusu kitabında iktisadi analizde kullanılan kavramların hukuka uygulanmasının yararlı olacağını savunmuştur.

 

 

Chicago Okulu’nda hukuk ve iktisat disiplini içerisinde incelenen önemli bir konu da rekabet politikalarıdır. Söz konusu çalışmalarda piyasa yapılarının etkinliği üzerinde durulmuş ve daha çok rekabeti önleyici girişimlere karşı neler yapılabileceği konusunda çalışmalar yapılmıştır.

Bu başlık altında inceleyeceğimiz bir diğer konu da regülasyonlar meselesidir. Bilindiği gibi regülasyonlar esasen kamunun yaptığı ve amacı toplumsal ya da ekonomik hayatı düzenlemek olan her türlü müdahalelerdir. Ancak devletin iyi niyetle yapmayı planladığı bu düzenleme girişimleri bazı çıkar grupları tarafından kendi menfaatlerine yarayacak şekilde dizayn ettirilebilmektedir. Bu konu Stigler (1971), Posner (1971, 1974) ve Peltzman (1976, 1989) gibi Chicago okuluna mensup akademisyenler tarafından geliştirilmiş bir teoridir. Son dönemde oldukça tartışılan konulardan birisi de devletin asli görevinin düzenleyicilik olması gerektiğidir. Devlet piyasaları düzenlemek ile yetinmelidir. Söz konusu düzenlemeler tabiî ki hukuki kurallarla yapılacaktır. Ancak yukarıda da bahsedildiği gibi iyi niyetle yapılmaya çalışılan düzenlemeler bazı çıkar grupları tarafından kendi menfaatleri çerçevesinde sonuçlandırılabilmektedir. Regülasyonlar konusunda ortaya atılan bu kötümser tablo Becker (1983, 1985) tarafından yazılan iki makalede tartışmaya açılmıştır. Söz konusu makalelerde Becker, regülasyonlardan sadece belirli çıkar gruplarının değil, daha geniş halk kitlelerinin fayda sağlayacağını savunmuştur.  

 

Freiburg Hukuk ve İktisat Okulu

 

Hukuk ve iktisat disiplini içerisinde incelenen bir diğer okul Freiburg Hukuk ve İktisat Okulu’dur. Kurucuları iktisatçı Walter Eucken ve Hukukçu Franz Böhm olan söz konusu okul mensupları Ekonomik Anayasa Hukuku ve Ekonomik Düzen Teorisi çerçevesinde çalışmalar yapmışlardır. Freiburg Okulu mensupları esasen serbest bir piyasa ekonomisinin iyi işleyebilmesi için geçerli olan kurallar üzerinde çalışmışlardır.

 

Freiburg Okulu mensuplarına göre sosyal düzen bütünüyle kendiliğinden oluşan, gelişen ve ahenk içerisinde işleyen bir düzen değildir. Bu yönüyle Freiburg Okulu mensupları Fizyokratların Doğal Düzen düşüncesine ve “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sloganına karşıdırlar. Onlara göre sosyal düzenin tüm alanlarında düzenin varlığından söz etmek mümkün değildir. Sosyal düzenin bir alt alanını oluşturan ekonomik düzenin de bütünüyle kendiliğinden oluştuğunu ve ahenk içinde işlediğini söyleme imkânı yoktur. Örneğin piyasa ve mübadele kendiliğinden oluşmuş düzenlerdir. Ancak piyasa kendi doğal işleyişine bırakıldığında bazı olumsuz sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Örneğin, piyasada rekabeti önleyecek bazı oluşumlar neticesinde ekonomik düzen ve ahenk bozulmaktadır.

Freiburg Okulu’nda önemli bir yere sahip olan Ekonomik Düzen kavramı, ekonomik birimlerin karar alanları ve faaliyetlerinin uzun dönemde yerleşmiş çevresel koşullarını belirleyen kural, norm, ve kurumlar bütününü ifade etmektedir. Ekonomik Düzen Teorisi ise ekonomik düzenin gerekliliğini, işleyiş biçimini ve ekonomik düzenin temel ilke kural ve kurumlarını teorik düzeyde incelemektedir. Ekonomide niçin bir düzenlemeye gerek olduğu şeklindeki bir soruya verilecek yanıtlar ise ekonomi biliminin tanımında gizlidir. Ekonomi: kıt kaynaklarla sınırsız insan ihtiyaçları arasında denge kurmaya çalışan bir bilim dalıdır. Kıt kaynakların etkin ve verimli kullanılabilmesi için ise belirli bir ekonomik düzene ihtiyaç bulunmaktadır. Son derece karmaşık bir yapıya sahip olan piyasada iş bölümü ve uzmanlaşmadan yararlanabilmek, ekonomide kaynakların etkin dağılımını ve kullanımını sağlamak, üretimle talep arasındaki dengesizlikleri ortadan kaldırmak, üretimin paylaşımındaki adaletsizlikleri mümkün olduğu ölçüde azaltmak vb. sorunların çözüme kavuşturulabilmesi için ekonomik faaliyetlerin bu çerçevede piyasanın düzenlenmesi gereklidir.

Freiburg Okulu’nun kurucularından Walter Eucken ekonomik düzen teorisi alanında yaptığı çalışmalar ile piyasa ekonomisinin “kurumlaştırıcı ve düzenleyici” ilkelerini ortaya koymaya çalışmıştır. Eucken’e göre piyasa ekonomisinin oluşması ve kurumsallaşması için başlıca yedi ilke gereklidir. Bunlar Tam Rekabet, Parasal İstikrar, Piyasaya Giriş Çıkış Serbestisi, Özel Mülkiyet, Ekonomik Birimlerin Faaliyetlerinden Kendilerinin Sorumlu Olması, Sözleşme Özgürlüğü ve Ekonomi Politikalarında İstikrar ve Öngörülebilirlik ilkeleridir. Eucken piyasa ekonomisini kendiliğinden oluşan bir düzen olarak görmediği için oluşması ve kurumsallaşması için gerekli olduğunu söylediği bu yedi ilkeyi belirttikten sonra bir de piyasa ekonomisinin düzenleyici ilkelerinden bahsetmiştir. Bu ilkeler ise, Monopol Denetimi, Gelir Dağılımının Düzeltilmesi, Asgari Fiyat Uygulaması, Dışsal Maliyetlerin Ortadan Kaldırılması ve Ekonomik Düzenin Hukuki Çerçevesinin Oluşturulması olarak sıralanabilir. 

Virginia Politik İktisat Okulu

Hukuk ve ekonomi perspektifinden inceleyeceğimiz bir diğer okul esasen Virginia Politik İktisat Okulu temelinde Kamu Tercihi ve Anayasal İktisat disiplinidir. Söz konusu okulun doğuşundaki felsefi temelleri aslında devletin doğuşu hakkındaki görüşlerde aramak gerekmektedir. Devletin doğuşunu araştıran ve konumuz açısından önemli gördüğümüz düşünürlerden Thomas Hobbes’ a göre devletin doğuşunun altında yatan temel neden mülkiyet haklarını ve bu hakların mübadele edilmesini sağlayacak kuralları koymak ve bu kurallara uyulmasını sağlamaktır. Eğer devletin bu şekilde varlığını kabul ediyor isek onun nasıl oluşturulması gerektiği sorusuna da cevap aramamız gerekmektedir. Sorunun cevabı J.J. Rousseau’nun sosyal sözleşme teorisinde bulunabilir. Buna göre devlet, vatandaşların gönüllü rızaları ile ortaya çıkmıştır. Başlangıçta devlet, yani yönetenlerle vatandaşlar, aralarında bir sözleşme yaparak temel mülkiyet haklarını korumaları karşılığında zor kullanma yetkisini yöneticilere devretmişlerdir. Kamu tercihi teorisi tam bu noktada önem kazanmaktadır. Zira kamu tercihi teorisyenlerine göre bu yetki devrinin varlığı söz konusu yetkinin sınırsızca kullanılabileceği anlamına gelmemelidir. Devletin elindeki yetki mutlaka sınırlandırılmalı ve bu sınırlandırma anayasal düzlemde olmalıdır.  

Politika biliminin ekonomik analizi olarak tanımlanan kamu tercihi teorisi, politik süreçte alınan karar ve uygulamaları iktisat biliminin kullandığı araç, method ve varsayımlara dayalı olarak açıklayan bir bilimdir. Söz konusu teorinin gelişmesinde 1986 Nobel İktisat Ödülü sahibi James M. Buchanan’ın önemli katkıları bulunmaktadır.

Söz konusu yaklaşımın temel varsayımları hukuk ve iktisat disiplini ile benzerlik taşımaktadır. Örneğin kamu tercihi teorisi de bireyleri rasyonel varlıklar olarak ele almakta ve fayda maksimizasyonunu benimsemektedir. Ancak buradaki kavramlar politik arenada faaliyet gösteren aktörler asçısından analiz edilmektedir. Örneğin hem seçmenler hem de bürokratlar faaliyet gösterirken rasyonel faydacı felsefe çerçevesinde davranış sergilemektedirler. Kamu tercihi teorisyenleri politik arenada yaşanan bu rasyonel davranışın sonuçta kamusal başarısızlığa neden olacağını kanıtlamışlardır.

Kamusal başarısızlığı önlemek için neler yapılması gerektiği ise Anayasal İktisat disiplini içerisinde incelenmiştir. Esasen anayasal iktisat, kamu tercihi iktisatçılarının geliştirdiği kamusal başarısızlığın nasıl önlenebileceğine dair önerileri içeren normatif bir alandır. Anayasal iktisat, kamu tercihi teorisi ve daha sonra da bu teorinin ampirik çalışmalar ışığında ulaştığı sonuçlardan hareket edilerek geliştirilmiştir. Bu çerçevede hukuk ve iktisat disiplini açısından da normatif hukuk ve iktisat içerisinde değerlendirilebilir.

Anayasal iktisat teorisi taraftarlarınca önerilen ekonomik anayasa hukuk ve iktisat yaklaşımı açısından incelenmeye değer bir yaklaşımdır. Ekonomik anayasa ile devletin ekonomik hak, yetki, görev ve sorumlulukları ile bireyin ekonomik hak ve özgürlükleri hukuksal kural ve kurumlarla düzenlenmektedir.

Mülkiyet Hakları ve İşlem Maliyetleri Yaklaşımı

Mülkiyet hakları kavram olarak iktisadi düşünce içerisinde yeni bir konu değildir. Zira yerleşik iktisat, ekonomik yapı içerisinde mülkiyet hakkı kavramını veri olarak almış, dolayısı ile iktisadi analizlerde devre dışı bırakmıştır.

Mülkiyet haklarının bir kurum olarak iktisadi faaliyet üzerindeki etkileri konusunda Armen Alchian ve Harold Demsetz’in önemli çalışmaları bulunmaktadır. Bu yaklaşımda da analizler rasyonel birey ve ekonomik etkinlik bağlamında servet maksimizasyonu çerçevesinde yapılmaktadır.

Mülkiyet, kısaca herhangi bir varlığa sahip olarak kullanmayı, onlardan gelir elde etmeyi ve istenilen zamanda da söz konusu varlığı başkasına devretmeyi içeren çok yönlü bir kavramdır. Herhangi bir varlık üzerindeki mülkiyet hakkının elde edilmesi ya da devredilmesi ise zorunlu olarak bir mübadeleyi gerektirmektedir. Bu mübadele ise genellikle ekonomik anlamda bir mübadele olmaktadır.

Mülkiyet haklarının nasıl tanımlanması gerektiği konusunda Ronald Coase’nin görüşleri önemli bir yere sahiptir. Coase ünlü eseri “Sosyal Maliyet Sorunu” (The Problem of Social Cost) adlı eserinde mülkiyet haklarının tanımlanmadığı bir ekonomik sistemde ortaya çıkacak dışsallık sorununun nasıl giderilebileceğini analiz etmiştir.

Konuyu hukuk ve iktisat yaklaşımı açısından yorumlayacak olursak mülkiyet haklarının hukuk sistemi tarafından iyi bir şekilde tanımlanmamış olması ekonomik yaşamda işlem maliyetlerinin yükselmesine ve sonuçta ekonomik etkinlik bağlamında servet maksimizasyonu ilkesinin gerçekleştirilememesine neden olacaktır. İşte ekonomik bir amaç olan servet maksimizasyonunun sağlanabilmesi için hukuki bir kavram olan mülkiyet haklarının tanımlanması ve mevcut hukuk sistemi tarafından güvence altına alınması gerekmektedir.

Mülkiyet haklarının hukuk sistemi tarafından tanımlanması, işlem maliyetlerini azaltmasının yanında, ülkede mübadele ortamının dolayısıyla ekonomik faaliyetlerin gelişmesine de katkıda bulunacaktır. Mülkiyet kavramının olmadığı bir toplumda ekonomik ilişkilerden ve dolayısıyla işbirliğinin neden olacağı karşılıklı kazançlardan bahsetmek mümkün olmayacaktır. İnsanların karşılıklı işbirliği yapmaları için hukuk sisteminin bu işbirliğini güvenceye alacak sözleşme özgürlüğünü sağlaması gerekmektedir.      

Burada yeri gelmişken ülkelerin sahip oldukları ekonomik yapıların mevcut hukuk sistemlerinin gelişmesinde önemli etkiye sahip olduğunu söylemek istiyoruz. Sosyalist ekonomiye sahip ülkelerde hukuk sistemleri mülkiyet kavramını gereği gibi düzenlememektedirler. Zira söz konusu sistemlerde bireysel mülkiyet yoktur. Bunun karşıtı olan liberal ekonomik sisteme sahip ülkelerin hukuk sistemlerinde özel mülkiyeti koruyucu hükümler çok büyük önem taşımaktadır. Ekonomik refah açısından,  bireysel mülkiyete önem veren liberal ekonomik sistemlerin sosyalist sistemlere nazaran daha üstün olduğu açıktır.

Kuralların ve Kurumların Ekonomik Analizi: Kurumsal İktisat

 

"Kurallar, insanlar-arası ilişkiler ve etkileşimlerde davranışlarımıza yön veren ve sınırlayan ilkeler ve normlardır.  

Kurallar bir toplumun temelidirler ve toplumsal düzenin varlığı için gereklidirler. Kurallar, belirsizliği azaltarak bireylerarası ilişkilerde öngörülebilirlik ve istikrar sağlar, insan davranışlarına denetim ve sınırlama getirir ve aynı zamanda bireyi özgür kılarak ona yapabilme gücü ve imkanı sağlar.

Toplumsal düzenin tesisi için kurallar kadar kurumlar da önemlidir. Kurum, bir arada yaşama süreci içerisinde bulunan insanların davranışlarını, eylemlerini, alışkanlıklarını, geleneklerini, değerlerini ve inançlarını ifade eden formel ve informel kurallar bütünüdür."

İktisadi analizde kurumları dışsal bir faktör olarak ele alan yaklaşımlara karşın söz konusu yapıların içsel bir faktör olarak ele alınmasını savunan görüşlerin genel adı Kurumsal İktisat (Institutional Economics) olarak nitelendirilebilir. Birinci dünya savaşından sonra gelişimi hız kazanan Kurumsal İktisat alanında Amerika Birleşik Devletleri’nde bir dizi konferans düzenlenmiş ve bu önemli adımlar atılmıştır.

Kurumsal İktisat kendi içerisinde Eski Kurumsal İktisat ve Yeni Kurumsal İktisat olmak üzere ikiye ayrılabilir. Her iki yaklaşımın görüşleri birbirinden farklı olmakla birlikte ortak noktaları ekonomik analizde kurumları içsel bir faktör olarak görmeleridir. Eski kurumsal iktisat alanında önemli isimlerden Thorstein Bundy Veblen kurum kavramını “toplumun çoğunluğu tarafından kabul görmüş düşünce alışkanlıkları” şeklinde tanımlarken bir diğer önemli isim John Roger Commons ise kurum kavramını “bireysel eylemin genişletilmesi, serbestleştirilmesi ve denetiminde ortaya çıkan toplu eylem” şeklinde tanımlamıştır. Eski Kurumsal İktisat alanında bir diğer önemli isim olan Wesley Clair Mitchell ise kurum kavramını “geniş kabul gören iyi düzeyde standartlaşmış sosyal alışkanlıklar” olarak tanımlamıştır. Eski Kurumsal İktisada hakim olan temel görüş ise ekonomik konuların merkezinde kurumların fonksiyonları ve evriminin olduğudur.

Yeni kurumsal iktisat ise Oliver Williamson’un 1975 yılında yayınladığı “Piyasalar ve Hiyerarşiler: Çözümleme ve Antitröst İçerimler” (Markets and Hierarchies: Analysis and Antitrost Implications) isimli eserinden sonra popüler olmuştur (Demir, 1996: 206). Yeni kurumsal iktisat kavramını ilk kullanan Williamson olmasına karşın, söz konusu iktisadi düşüncenin fikri temelleri Ronald Coase’un 1937 yılında yayınladığı “Firmanın Doğası” (Tha Nature of the Firm) adlı makalesi ile atılmıştır.

Yeni Kurumsal İktisat ekonomik hayatta kural ve kurumların önemine işaret eden çeşitli iktisat okullarının ortak adıdır. Bu çerçeveden değerlendirirsek yukarıda açıkladığımız iktisat okullarının hepsi esasen Yeni Kurumsal İktisat içerisindedir. Söz konusu okullar dışında bu alanda önemli eserler veren düşünürler de bulunmaktadır. Bunların başında 1994 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Douglas North gelmektedir. North, eserlerinde ekonomik büyüme ile kurumlar arasında bağlantı kurmaya çalışmıştır.

Kurumsal İktisat taraftarları ekonomik yaşamda kural ve kurumların önemli olduğuna şu gerekçelerle karar vermişlerdir. İlk olarak kural ve kurumlar bir ekonomide belirsizliği azaltmaktadır. Belirsizlik ekonomik yaşamda büyük bir risk faktörüdür. Aynı zamanda işlem maliyetlerini de artırıcı yönde etkisi bulunmaktadır. İşte kural ve kurumların ilk işlevi belirsizliği ve sonuç olarak işlem maliyetlerini azaltmalarıdır. Kural ve kurumların ikinci önemli özelliği bireye ne gibi durumlarda müdahale edilebileceğinin sınırlarını önceden çizerek bireyi özgür kılmalarıdır. Çizilen sınırlar içerisinde kendisine müdahale edilmeyeceğini bilen birey bir bakıma özgür olduğu alanı bilerek hareket etmektedir. Kural ve kurumların son işlevi ise insan davranışlarına sınırlamalar getirmeleridir. Kural ve kurumlar sayesinde birey istediği gibi hareket edemez. Bu manada kural ve kurumlar keyfi hareket etmeyi sınırlamaktadır.      

 

 

 

Not. Bu kısa açıklayıcı bilgilerin hazırlanmasında şu kaynaklardan istifade edilmiştir.

Coşkun Can Aktan, Kamu Tercihi, Ankara: Seçkin Yayınları.

Coşkun Can Aktan, Kurallar, Kurumlar ve Ekonomik Düzen, Ankara: SPK Yayınları

 

© SoBiAD, Sosyal Bilimler Araştırmaları Derneği

© SoSReS, The Social Sciences Research Society